Ekonomik krizin izinde 02

Bant dergisinin Ağustos 2012 sayısında yayınlanan Ulus Atayurt’un yazısının devamı…

BAŞINA BUYRUK BİR KURUM: AVRUPA MERKEZ BANKASI 

“Normalde” diyor iktisatçı Michel Iglietta, “ulusal bir para birimiyle ülke vatandaşları arasında organik bir bağ vardır… Para birimi vesilesiyle vatandaşlar tâbiri caizse kendi geleceklerinden borç alırlar… Bu borcun ödenmesi de vergi gelirlerine bağlıdır. Son tahlilde borç için başvurulacak son mecra da merkez bankasıdır.” Ulusal hükümetler yönetimindeki merkez bankaları yeri geldiğinde para basma yetkisine haizdir, paranın değeriyle ilgili kararlar verir. Ancak 1998 yılındaki Amsterdam Anlaşması ile kurulan, 2002 yılında 17 ülkenin avroya geçişinin tamamlanmasıyla avro para birimi konusunda tek söz sahibi olan Avrupa Merkez Bankası (AMB) bildiğimiz merkez bankalarına benzemiyor. Zira AMB, AB üyesi ülkelerdeki ekonomik değişikliklere ve çalkantılara göre bir tavır almakla sorumlu değil. AMB’nin tek sorumluluğu avronun satın alma gücünü sabit tutarak finansal akışları sağlamak. AMB’nin meşruiyeti herhangi bir hükümete dayanmıyor. AB üyesi hükümetler ona belli bir para veriyorlar, ancak karşılığında o paranın nasıl harcanacağına dair hesap soramıyorlar. Bu da AB’de uzun zamandır murad edilen finansallaşmayı kolaylaştırsa da, işin özünde kıtanın merkez ülkelerinin ve en çok da Almanya’nın işine yaradı. Avusturyalı iktisatçı Joachim Becker’in “Asıl sorun Yunanistan değil, Almanya” adlı makalesinde anlattığı durum ortaya çıktı.

ASIL SORUN “MERKEZ” 

Alman sanayii ve ticareti 1990’lar boyunca rekabet gücünü hızla kaybetti. Bunda gelişmekte olan büyük ekonomilerin AB’ye ihracatlarının artması, Alman emek piyasasının ücret indirimleri karşısında direnmesi, Avrupa’nın çeper ülkelerinin kendi sanayilerini yeri geldiğinde kısmî de olsa ulusal paralarını değersizleştirerek koruyabilmeleri gibi bir dizi faktörün etkisi vardı. 2000’li yıların başında Almanya ekonomisi açık veriyordu. Cari işlemler, yani ülkeye giren ve çıkan paranın dengesi negatife yönelmişti. Oysa avroya geçişi takiben Alman ekonomisi kâr yapmaya başladı. 2007 yılında yüzde 7,7 fazla verdi. Bunda kuşkusuz şimdi yıkılmakta olan İspanya, Portekiz, İrlanda ve Yunanistan’a artık avronun garantisiyle yapılmaya başlanan ihracatın ve Schröder hükümetinin 2002 yılında gerçekleştirdiği “reformlarla” emek piyasasını ucuzlatmasının rolü vardı. Ancak başrolde Alman bankaları yer aldı. Başta Deutsche Bank ve daha sonra devlet yardımlarıyla kurtarılacak Kommerzbank, Alman Merkez Bankası’nı model alan Avrupa Merkez Bankası’ndan neredeyse sıfır faizle kredi alıp bunu İspanya, İrlanda, Doğu Avrupa ülkelerine, finansal piyasalara, özellikle de emlak piyasasına zerk ettiler. Kısa dönemde, İspanya’da mortgage piyasasının yarısını yöneten yerel banka “Caja”larla yaptıkları ortaklıklar genişledi. Nüfusu dört buçuk milyon olan İrlanda gibi bir küçük ülkede yaklaşık 500 bin konut yapılırken yaratılan menkul kıymetlere yatırım yine bu bankalardan geldi. Piyasa yükselirken sorun yoktu. Ancak piyasa 2009’da çöktüğünde İrlanda’da (finansal kâğıtlar hâline getirilmiş ve satılamamış) evlerin fiyatları yüzde 65 düştü. İrlanda’daki tüm borç millî gelirin yüzde 860’ına fırladı. Bunun en az yüzde 600’ü bankalara aitti. İspanya’da denetim mekanizmalarının da bilinçli gevşekliğinden an itibariyle düşüşün “sadece” yüzde 25 olduğu beyan ediliyor. İrlanda’daki kadar bir düşüşün yakın gelecekte gerçekleşmesi de beklentiler arasında. İspanya’da salt mortgage temelli ve türevi borçların en azından 800 milyar avro olduğu tahmin ediliyor. “Tahmin ediliyor”, zira Avrupa bankacılık sistemini denetleyen yetkin bir kurumsal mekanizma mevcut değil.

Alman sanayii ve ticareti 1990’lar boyunca rekabet gücünü hızla kaybetti. Bunda gelişmekte olan büyük ekonomilerin AB’ye ihracatlarının artması, Alman emek piyasasının ücret indirimleri karşısında direnmesi, Avrupa’nın çeper ülkelerinin kendi sanayilerini yeri geldiğinde kısmî de olsa ulusal paralarını değersizleştirerek koruyabilmeleri gibi bir dizi faktörün etkisi vardı. 2000’li yıların başında Almanya ekonomisi açık veriyordu. Cari işlemler, yani ülkeye giren ve çıkan paranın dengesi negatife yönelmişti. Oysa avroya geçişi takiben Alman ekonomisi kâr yapmaya başladı. 2007 yılında yüzde 7,7 fazla verdi. Bunda kuşkusuz şimdi yıkılmakta olan İspanya, Portekiz, İrlanda ve Yunanistan’a artık avronun garantisiyle yapılmaya başlanan ihracatın ve Schröder hükümetinin 2002 yılında gerçekleştirdiği “reformlarla” emek piyasasını ucuzlatmasının rolü vardı. Ancak başrolde Alman bankaları yer aldı. Başta Deutsche Bank ve daha sonra devlet yardımlarıyla kurtarılacak Kommerzbank, Alman Merkez Bankası’nı model alan Avrupa Merkez Bankası’ndan neredeyse sıfır faizle kredi alıp bunu İspanya, İrlanda, Doğu Avrupa ülkelerine, finansal piyasalara, özellikle de emlak piyasasına zerk ettiler. Kısa dönemde, İspanya’da mortgage piyasasının yarısını yöneten yerel banka “Caja”larla yaptıkları ortaklıklar genişledi. Nüfusu dört buçuk milyon olan İrlanda gibi bir küçük ülkede yaklaşık 500 bin konut yapılırken yaratılan menkul kıymetlere yatırım yine bu bankalardan geldi. Piyasa yükselirken sorun yoktu. Ancak piyasa 2009’da çöktüğünde İrlanda’da (finansal kâğıtlar hâline getirilmiş ve satılamamış) evlerin fiyatları yüzde 65 düştü. İrlanda’daki tüm borç millî gelirin yüzde 860’ına fırladı. Bunun en az yüzde 600’ü bankalara aitti. İspanya’da denetim mekanizmalarının da bilinçli gevşekliğinden an itibariyle düşüşün “sadece” yüzde 25 olduğu beyan ediliyor. İrlanda’daki kadar bir düşüşün yakın gelecekte gerçekleşmesi de beklentiler arasında. İspanya’da salt mortgage temelli ve türevi borçların en azından 800 milyar avro olduğu tahmin ediliyor. “Tahmin ediliyor”, zira Avrupa bankacılık sistemini denetleyen yetkin bir kurumsal mekanizma mevcut değil.

TROIKA’nın salık verdiği “çıkış” ise yine gırtlak sıkma politikaları, sosyal hizmetlerde kesinti, kamu çalışanlarının sayısının azaltılması, maaşların düşürülmesi. İspanya’da sahne gerçekten de trajikomik. Bir önceki (sözde) sosyalist hükümet PSOE bankacılık sistemini ayakta tutmak için 7 Caja’ya 23,5 milyar avro aktarırken bu parayı sağlık ve eğitim sisteminden hortumlamıştı. Seçildikten sonraki 7 ay içinde verdiği tüm sözleri yerle yeksan eden muhafazakâr parti PP ise Avrupa Birliği yardım fonundan (EFSF) alacağı 100 milyar avro karşılığında (ki İspanya bu fona katkı yapan ülkelerden biri) gırtlak sıkmaya dört elle devam ediyor. Hepsi halkın yaşam standartlarını berhava edecek ve 65 milyar avro tutarındaki yeni önlemler temmuz ayında, yardım paketiyle aynı hafta açıklandı.

TROIKA’nın salık verdiği “çıkış” ise yine gırtlak sıkma politikaları, sosyal hizmetlerde kesinti, kamu çalışanlarının sayısının azaltılması, maaşların düşürülmesi. İspanya’da sahne gerçekten de trajikomik. Bir önceki (sözde) sosyalist hükümet PSOE bankacılık sistemini ayakta tutmak için 7 Caja’ya 23,5 milyar avro aktarırken bu parayı sağlık ve eğitim sisteminden hortumlamıştı. Seçildikten sonraki 7 ay içinde verdiği tüm sözleri yerle yeksan eden muhafazakâr parti PP ise Avrupa Birliği yardım fonundan (EFSF) alacağı 100 milyar avro karşılığında (ki İspanya bu fona katkı yapan ülkelerden biri) gırtlak sıkmaya dört elle devam ediyor. Hepsi halkın yaşam standartlarını berhava edecek ve 65 milyar avro tutarındaki yeni önlemler temmuz ayında, yardım paketiyle aynı hafta açıklandı.

Başta sadece İspanya’da (yine tahminî) 240 milyar avro değerinde menkul kıymetleri bulunan Alman bankaları olmak üzere, finansal kurumların şiddetle desteklediği bu “önlemlerin” sonuç vermeyeceği aşikâr. En güzel kanıtı da Avrupa Merkez Bankası’nca son bir senede bankalara zerk edilen yaklaşık yarım trilyon avronun bankalarca gerisin geriye AMB’ye yatırılması. Piyasada borç verebilecekleri, böylece faiz elde edebilecekleri kurum ve kişi bulunamıyor. Borçların özellikle şu ana kadar TROIKA ile anlaşma yapan İrlanda, İspanya, Portekiz, Yunanistan gibi ülkelerde döndürülmesi de imkânsız. Zira halkın tüketim gücü azalırken, somut üretime dair hiçbir adım atılmadı. Böylece bu ülke ekonomileri uçsuz bucaksız bir küçülme sürecine girdiler. Onlar tüketmedikçe de ihracat ve finansal varlıkların değerleri düşüşe devam edecek. Yani yakın zamanda kriz Almanya’yı olanca gücüyle vuracak. Peki bu çarpık Avrupa tablosu ortaya çıkmadan önlenemez miydi? Krizin somut aktörleri kimler? Gelin önce Yunanistan örneğine bir daha uğrayıp oynanan kumarın yapı taşlarına bakalım. Bunu yaparken, sorumlu aktörler de su yüzüne çıkıyor.

YUNANİSTAN VE RİSKİN GETİRDİĞİ KÂR 

2001 yılında Yunanistan’ın avro bölgesine dâhil olmak için kamu borçlarını yeterli seviyeye çektiğini tespit eden Yunan Merkez Bankası başkanı Lucas Papademos, 2002’den 2010 yılına kadar Avrupa Merkez Bankası Başkan Yardımcılığı, ardından da kriz sırasında bir süre Yunanistan başbakanlığı yaptı. Papademos’un 2001 hesapları bilerek çarpıttığı 2004’te anlaşıldığında kendisi hâlen AMB’nin başkan yardımcısıydı. Kredi derecelendirme kuruluşları hataya rağmen Yunanistan’a en yüksek notu vermekten imtina etmediler. Bu durum özellikle Avrupa’nın büyük bankalarından Yunanistan’a para akışını arttırdı. Bu bankalar ya doğrudan Yunan devletince basılan tahvilleri alıyordu ya da yerel bankalara para aktarılıyordu. Yerel bankalar da devlet tahvili alıyor, Doğru Avrupa’daki bankalarla spekülatif mortgage ilişkilerine giriyor ya da şimdiye kadar yurtdışına 300 milyar avro kaçıran gemi armatörlerine (bu para Yunanistan krizini ortadan kaldıracak bir miktar) çok düşük faizle kredi veriyorlardı. Bunların hepsinin garantisi de devletin bastığı uzun vadeli borç senetleri, yani devlet tahvilleriydi. 2009 yılında tahvil faizleri yüzde 8’e ulaştığında ve şüpheler kabardığında iş işten geçmişti.

Yunanistan devletinin borcu 269 milyar avro olarak tahmin edilirken, hesabın yine nasıl kamu hizmetlerine ve geniş halk kitlelerine yansıtıldığını izledik. Ancak işin ilginç yanı tüm önlemlere rağmen, borcun 2009’dan bu yana yaklaşık 400 miyar avroya tırmanması önlenemedi. Bunda alınan gırtlak sıkma önlemlerin toplumsal üretim ve tüketimi durma noktasına getirmesi kadar, finansal spekülasyonun kriz boyunca yeni veçheler alarak devam etmesinin rolü de büyüktü. Boyutunu anlamak için tek bir veri bile yeter: Fransız bankaları sahip oldukları paranın yüzde 40’ını Yunanistan’a, yani millî geliri AB’nin sadece yüzde 2’sine denk gelen bir ülkeye yönlendirmişti.

YÖNTEMLER VE AKTÖRLER

Finansal spekülasyonun en ilginç âletlerinden biri de Credit Default Swap (CDS) denilen “varlıklar”. Aslında bu yönteme “risk pazarlamak” deniyor. 1990’lı yıllarda finansal kısıtlamaların kaldırılması sonrası uydurulan bu kumara göre ( ilk CDS satışını 1994 yılında, henüz 25 yaşında olan Blythe Masters adlı bir banka yöneticisi gerçekleştirdi, Masters şu anki küresel krizin de en önemli yaratıcılarından) bir finansal kuruluş, mesela bir banka (A), bir işletmeye, mesela bir emlak şirketine (B) verdiği borcun riskini başka bir firmadan, mesela yine bir bankadan (C) “satın alıyor”. Ortada el değiştiren bir para yok. Ama CDS’yi satın alan firma (A), CDS’yi satan firmaya (C) her sene prim ödüyor. Borç verilen paranın yüzde 2 oranıyla başlayan prim, risk arttıkça artıyor. Riski, yani CDS’yi satan firma (C) primleri topluyor. Eğer ilk başta borcu alan emlak firması (B) batarsa, kredi yükünü CDS’yi satan firma (C) ödüyor. Ancak sıkı durun: 1- Kimseye kredi vermemiş olsa da, finansal kuruluşlar CDS satın alabiliyor. 2- Devletlerin verdiği borçların riskleri de son zamanlarda CDS formatında satılabiliyor. 3- Yunanistan’a hiç para yatırmamış bir finansal kuruluş, CDS alarak prim ödüyor, ancak Yunanistan battığında sanki Yunanistan’a kredi vermiş gibi batıştan para talep edebiliyor! Bu kumar sonucunda, riskli durumlarda hem asıl borç (Yunanistan devletinin borcu) hem de CDS’nin primi (kumara katılan banka ve finansal kurumların ödeyeceği tutar) hızla tırmanıyor. Ortada verilecek kredi kalmıyor, bazı şirketler krediyi alan firmanın (yani Yunanistan’ın) batmasını istiyor. İşte böylece Fransız bankalarının parasının yüzde 40’ı küçük bir ülke ekonomisine saçılıyor.

Finansal spekülasyonun en ilginç âletlerinden biri de Credit Default Swap (CDS) denilen “varlıklar”. Aslında bu yönteme “risk pazarlamak” deniyor. 1990’lı yıllarda finansal kısıtlamaların kaldırılması sonrası uydurulan bu kumara göre ( ilk CDS satışını 1994 yılında, henüz 25 yaşında olan Blythe Masters adlı bir banka yöneticisi gerçekleştirdi, Masters şu anki küresel krizin de en önemli yaratıcılarından) bir finansal kuruluş, mesela bir banka (A), bir işletmeye, mesela bir emlak şirketine (B) verdiği borcun riskini başka bir firmadan, mesela yine bir bankadan (C) “satın alıyor”. Ortada el değiştiren bir para yok. Ama CDS’yi satın alan firma (A), CDS’yi satan firmaya (C) her sene prim ödüyor. Borç verilen paranın yüzde 2 oranıyla başlayan prim, risk arttıkça artıyor. Riski, yani CDS’yi satan firma (C) primleri topluyor. Eğer ilk başta borcu alan emlak firması (B) batarsa, kredi yükünü CDS’yi satan firma (C) ödüyor. Ancak sıkı durun: 1- Kimseye kredi vermemiş olsa da, finansal kuruluşlar CDS satın alabiliyor. 2- Devletlerin verdiği borçların riskleri de son zamanlarda CDS formatında satılabiliyor. 3- Yunanistan’a hiç para yatırmamış bir finansal kuruluş, CDS alarak prim ödüyor, ancak Yunanistan battığında sanki Yunanistan’a kredi vermiş gibi batıştan para talep edebiliyor! Bu kumar sonucunda, riskli durumlarda hem asıl borç (Yunanistan devletinin borcu) hem de CDS’nin primi (kumara katılan banka ve finansal kurumların ödeyeceği tutar) hızla tırmanıyor. Ortada verilecek kredi kalmıyor, bazı şirketler krediyi alan firmanın (yani Yunanistan’ın) batmasını istiyor. İşte böylece Fransız bankalarının parasının yüzde 40’ı küçük bir ülke ekonomisine saçılıyor.

Kumarın risklerinin kendilerini bile tehlikeye attığını gören TROIKA, Yunanistan’ın borcunda yüzde 52 indirime gitti. Ama kumar devam ediyor. Kumarın krupiyeleri de tanıdık yüzler. Yunanistan’ın kamu borcunu saklayan, böylece Alman bankalarının Yunanistan’a çullanmasına neden olan ve sonra AMB’ye terfi eden Papademos’un yanınaki en büyük ortak, kredi notlandırma kuruluşu Goldmann Sachs’tı. Kuruluşun Avrupa ofisinin başında Mario Draghi bulunuyordu. Draghi, İtalya’da benzer bir saklı borçlanma stokunu İtalya Merkez Bankası’nın başındayken gerçekleştirdikten sonra 2011 yılında Avrupa Merkez Bankası Başkanı olarak atandı. Onun Goldmann Sachs’teki ortağı Mario Monti ise 1995-2004 yılları arasında Avrupa Komisyonu’nun rekabetten sorumlu üyesiydi. O dönemde Alman Bankaları üzerindeki denetimleri kaldırarak kredi kumarının yolunu açtı. Geçtiğimiz sene ise batmasında büyük rol oynadığı İtalyan ekonomisini kurtarmak için İtalya Başbakanı olarak atandı.

DEMOKRASİ VERSUS OTOKRASİ 

Aslında Avrupalılar bu gidişe bir kere dur demek istediler. Hatırlayalım. Avrupa Anayasası, Fransa’da yapılan referandumda yüzde 55’le reddedilmişti. Ülkemizdekiler dâhil, liberal cenah ise sonuçlara bakarak “AB milliyetçiliğe kayıyor” diye veryansın ederken, aslında Fransız solunun büyük bir kısmının hayır oyunu es geçiyorlardı. Özellikle küresel finans devlerine karşı mücadele eden ATTAC adlı örgüt ve 200 yerel bürosunun hayır kampanyasının referandum sonucunda etkisi büyüktü. ATTACK aslında 2003 yılında Selanik Avrupa Konseyi toplantısında anayasa önergesinin son ana kadar gözlerden ırak tutulan, “özgür ve engelsiz rekabetten” bahseden üçüncü bölümünü, yani ultra neoliberal projeleri ifşa etmekten başka bir şey yapmamıştı. Öyle ki, üniversite özelleştirmesinden esnek maaşlara, finansal piyasaların denetimsizleşmesinden kamu hizmetlerinin tavsiyesine kadar birçok konuyu içeren 3. Bölüm, anayasanın 448 maddesinin 332’sini barındırıyordu.

Fransız halkının “hayır”ı kaale alınmadı. Tıpkı Hollanda’nınki gibi. Aynı çerçeve 2009 yılında Lizbon Anlaşması adı altında, bu sefer referandumsuz kabul edildi. Sonuç ortada. Geriye bu durumdan nasıl çıkılacağı kalıyor. Eğer AB sadece bir banka gibi davranmaz, gerçek bir federasyona evrilir, tüm vatandaşları için gerçek üretime dayalı bir model geliştirirse, bunu yaparken çöküşün nedeni olarak gösterilen şişirilmiş kamu borçlarının üç katı borcu bulunan finansal kuruluşları büyük ölçüde ortadan kaldırırsa, vs… Başka bir AB mümkün. Ancak otokratlar tarafından yönetilen, özellikle merkez ülkelerde orta sınıfların giderek muhafazakârlaştığı bir dönemde bunun tepeden aşağıya doğru yapılamayacağı da oldukça açık. İkinci bir yöntem, oligarkların saldırdığı ülkelerin, mesela Yunanistan’ın birliğe elveda diyerek, 2000 Arjantin deneyiminin güncelleşmiş bir hâlini hayata geçirmesi. Başka bir yazının konusu olsa da, hatırlayalım. 2000 krizi sonrası Arjantin borçlarının büyük bir kısmını reddetti, parası yüzde 65 değersizleşti, ancak 3 senede yüzeye çıktıktan sonra, an itibariyle kişi başına millî geliri kriz öncesinin neredeyse iki katına ulaştı. Üçüncü yöntem ise birkaç senedir Avrupa’da deneniyor. Öğrenciler ayaklanıyor, Yunan halkı parlamentoya cesaretle ayak diriyor, “Öfkeliler” meydanları işgal ediyor. Henüz somut bir kazanım yok. Belki de yakın gelecekte de olmayacak. Ancak üçüncü yol her zaman orada. Üç ay önce madenciliğe yapılan yardımların kesileceğini öğrenince yerin iki kilometre altındaki madenleri işgal eden, hazırladıkları demir barikatlarla otoyolları trafiğe kapatan, yeni çağın en sert yetkileriyle donatılmış polisle çatışmaktan çekinmeyen, ardından başkente yürüyen ve milyonlarca Madridliyle madencilerin isyan şarkısı Santa Barbara’yı söyleyen, parlamentoyu ablukaya alan Asturiaslı madencilerin gösterdiği yol açık. Bir pankartta içtenlikle ifade ettikleri gibi: “Bizim çocuklarımız açlıktan ölecekse, sizinkilerin de çok kanı akacak” (Si nuestros hijos pasan hambre, los vuestros verterán sangre!) Her ne olursa olsun yakın gelecekte Avrupa’da sert bir değişim rüzgârı esecek.

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: