Ekonomik krizin izinde 01

Bant dergisinin Ağustos 2012 sayısında yayınlanan Ulus Atayurt’un yazısı Avrupa da ki ekonomik kriz hakkındaki bir belirsizliğe açıklık getiriyor.

İNSAN HAKLARI BAĞLAMINDA HÂLÂ “MEDENİYETİN BEŞİĞİ” OLARAK TAHAYYÜL EDİLEN AVRUPA’DA DEVASA BİR EKONOMİK KRİZ YAŞANIYOR ŞİMDİLERDE. PEKİ EN SON OLARAK İSPANYA’DA ASTURIASLI MADENCİLERİ ÇAĞIMIZIN EN SERT YETKİLERİYLE DONANMIŞ POLİSİYLE ÇATIŞMAYA KADAR İTEN NE? BU ÇARPIK AVRUPA TABLOSU NASIL ORTAYA ÇIKTI? KRİZİN SOMUT AKTÖRLERİ KİMLER?

Türkiye aydınlarının, özellikle solda yer alanlarının bir kısmına özgü bir eğilim mevcut: Sıklıkla “ekonomiden anlamadığını” dile getirmek. Bir yandan bir itiraf gibi yankılanan bu açıklama, öbür taraftan üstü kapalı bir iftihar da barındırıyor. Temel, insan hakları gibi evrensel değerler üzerinden bir pozisyon savunusu korundukça, ekonomi de kendiliğinden bu haklar manzumesinin rayına girecek diye düşünülüyor. Dolayısıyla üzerine düşünülmeye değer bir mücadele alanı olmaktan, kolaycılıkla çıkarılıyor. Ekonomi politik “temsilî demokrasinin” bir alt bileşeni hâline geliyor. Böylece tersinden bir Althusser’cilik, insan haklarının iyi niyet taşlarıyla döşediği AB’nin içinde bulunduğu şu anki çıkmazı anlaşılmaz kılıyor. Ya da kaba bir tarihselcilik piyasanın genişlemesini (mesela “otantik burjuvazinin ortaya çıkışını”) olumlu sayarak bu genişlemenin devasa yapısal sorunlarına kulak asmıyor.

Türkiye aydınlarının, özellikle solda yer alanlarının bir kısmına özgü bir eğilim mevcut: Sıklıkla “ekonomiden anlamadığını” dile getirmek. Bir yandan bir itiraf gibi yankılanan bu açıklama, öbür taraftan üstü kapalı bir iftihar da barındırıyor. Temel, insan hakları gibi evrensel değerler üzerinden bir pozisyon savunusu korundukça, ekonomi de kendiliğinden bu haklar manzumesinin rayına girecek diye düşünülüyor. Dolayısıyla üzerine düşünülmeye değer bir mücadele alanı olmaktan, kolaycılıkla çıkarılıyor. Ekonomi politik “temsilî demokrasinin” bir alt bileşeni hâline geliyor. Böylece tersinden bir Althusser’cilik, insan haklarının iyi niyet taşlarıyla döşediği AB’nin içinde bulunduğu şu anki çıkmazı anlaşılmaz kılıyor. Ya da kaba bir tarihselcilik piyasanın genişlemesini (mesela “otantik burjuvazinin ortaya çıkışını”) olumlu sayarak bu genişlemenin devasa yapısal sorunlarına kulak asmıyor.

İşte bu yüzden AB ekonomisinin son üç yılda temelden sarsıldığı, Avrupa’nın an itibariyle iktisadî nedenlerle çözülme noktasına geldiği, iktisatçı Wolfgang Streeck’in deyişiyle “piyasa liberalizmi ve demokrasinin uzlaşmaz birlikteliği”nin su yüzüne çıktığı şu dönemde, AB’yi düşünce ufuklarının en ilerici noktasına oturtanlar arasında ciddî bir analiz çekimserliği kol geziyor. AB hâlâ “eğer parçası olsaydık inşaatta insanların ölmeyeceği bir ülke hâline gelirdik” şeklinde, “bir medeniyet beşiği” olarak tahayyül ediyor. Nurdan Gürbilek’in Madunun Dili kitabında anlattığı, Batı’ya bakınca medeniyet, ilericilik, sosyalizm gören ancak Türkiye’ye dönünce ecdadının nevi şahsına münhasır özelliklerini, merkez-çeper ikilemini tespit eden Cemil Meriç misali, Avrupa her zaman peşinden koşulacak bir hayal olarak düşün dünyamızın vasatını domine ediyor. Bu da Avrupa’nın son 40 yılda uğradığı duraklar eleştirel bir süzgece tâbi tutulmadan, “Türkiye’nin özgün şartları” her daim muhayyel ve mükemmel Avrupa’dan ayrıştırılarak, ve ekonomi es geçilerek sahne alıyor. Peki bu “muhayyel ve mükemmel” Avrupa aslında 20. yüzyılın ikinci yarısından itibaren nasıl bir dönüşüm geçirdi. Bu dönüşümün sınıfsal-iktisadî temelleri neler? Şimdiki derin kriz nasıl bir Avrupa resmi çiziyor?

Map of the European Union with the Republic of...

30 ALTIN YIL 

Bugün birçoklarının aklında olumlu bir şekilde yer eden Avrupa aslında II. Dünya Savaşı’nı takip eden 30 yılın yetkin bir kapitalist demokrasiyle idare edilen Avrupa’sı. Tarihçilerin tâbiriyle “30 altın yılın” hüküm sürdüğü zaman dilimi. Dünya sistemlerini analiz eden iktisatçı Samir Amin, dönemin Avrupa’sını üçgenin bir köşesine benzetiyor. Diğer köşelerden birinde Sovyetler Birliği (ve akabinde Çin Halk Cumhuriyeti), ötekisindeyse 1955 yılında yapılan Bandung Konferansı’ndan itibaren Soğuk Savaş kutuplaşmasının kısmen dışında kalan, bazı Afrika, Asya ve Latin Amerika ülkelerinden oluşan ve sömürge karşıtlığını ön plana çıktığı Bağımsızlar Hareketi yer alıyordu. Kapitalist demokratik Avrupa için komşu Sovyetler, birçok şedit uygulamasına rağmen farklı bir üretim ve paylaşım modeli ihtimaline işaret eden açık bir örnek ve tehditti. Bağımsızlar, (her ne kadar daha sonra bu ülkelerdeki sınıfsal ilişkilerin tesisi ve askerî müdahalelerle bir kısmı yeni-sömürgeciliğin parçası olacaksa da) adı üstünde sömürge karşıtı, ulusal modernleşme ve kalkınmaya dayalı bir politika izlemeyi amaçlıyorlardı. Bu minvalde Batı Avrupa, dönemin şartlarına özgü, liberalizm ve demokrasinin harmanlandığı bir denge politikası güttü. Hattâ yetmişlerde, darbe dönemlerinden çıkan ve solun görece güçlendiği Yunanistan, İspanya ve Portekiz’i “karşı tarafa” kaptırmamak için birlik bünyesine aldı. “Demokratik Kapitalizmin Krizi” isimli makalesinde Wolfgang Streeck dönemin politikasını şöyle özetliyor: “Bu formüle göre, örgütlenmiş işçi sınıfı sosyal güvence ve sürekli yükselen yaşam standartları karşılığında kapitalist bir pazarı ve mülkiyet haklarını kabul edecekti.” Dönemin giderek artan sendikalaşma ve işçi hareketi, yaklaşık 25 sene boyunca devam eden ekonomik büyümeyle paralel gerçekleşti. 30 yıl boyunca tercih edilen refah devleti, yasalarla garanti altına alınan örgütlenme hakkı, önemli sektörlerde yapılan kamu üretimi ve üretken kapitalizmin finans kapitalizmine öncelendiği Keynesyen politikalar gerek siyasetçiler, gerekse toplum gözünde kapitalizm ve demokrasinin sonsuza kadar el ele yürüyeceğine, iktisadî modelin tüm sınıflara yarayacağına dair geniş tabanlı bir yanılsama yarattı. Tablonun pek de öyle olmadığı, 1960’ların sonunda yavaş yavaş ortaya çıkmaya başladı. Zamanımız politikacılarının sevdiği tarifle “kazan-kazan” üzerine kurulu denge buharlaşmaya başladı.

TAM İSTİHDAMIN SONU 

Örgütlü emeğin giderek artan kazanımları ve taleplerinin etkisiyle kapitalist kâr oranları yatırımları engelleyecek kadar azalmaya başladığında, “pazar ekonomisi” ve “örgütlenme hakkı”nın bu döneme özgü evliliği de sona ermek zorundaydı. İkilemi çözmek için iki yol vardı. İlki belli bölgeler dışında denenmedi, ya da başarıyla (çoğu zaman şiddetle) önlendi: Üretim araçlarının çalışanlar tarafından ele geçirilmesiyle birikimin, dolayısıyla iktisadî tercihlerin toplum tarafından yönetilmesi. İkincisi ise kâr oranlarının kapitalizm namına yeniden tesis edilmesi, yani ilk elden ücretlerin düşürülmesiydi.

Ancak hemen ikinci yola sarılmak, hem de bunu henüz iki kutuplu dünya devam ederken yapmak geniş kitlelerin, özellikle örgütlü işçilerin çok güçlü ve kitlesel bir tepkisine neden olabilir, temsili kapitalist demokrasiyi geri dönülmez bir çıkmaza sokabilirdi. Bu yüzden öncelikle kısmî ama başarısız olmaya mahkûm bir ara model denendi: enflasyon arttırıldı. Yani mücadelenin iki tarafını, hem çalışan kesimleri hem de kapital sahiplerini aynı anda memnun etmek için piyasaya para sürüldü, böylece enflasyon üç yıl gibi kısa bir sürede, mesela 1976’da Almanya’da yüzde 26 seviyesine çıktı. Basılarak piyasaya sürülen para bir süre sonra malların fiyatlarını nispî şekilde arttırmaya başladı. Sonunda durum kontrolden çıkınca, ilk itiraz terazinin sağ kesimindeki en büyük aktörlerden gelmeye başladı. Finans sermayesinin, yani krediler, menkul kıymetler yoluyla, üretim yapmadan para kazanan kaymak tabakanın kârları düşmeye başladı. Böylece kredi ağları zayıfladıkça ekonomi tekrar durgunluk tehlikesiyle yüzleşti. Dolayısıyla daha önce imtina edilen ilk yol devreye girdi. Hükümetler herkesin iş sahibi olduğu “tam istihdam politikasından” vazgeçerken (Batı Avrupa’da işsizlik 10 senede yüzde 10-12 seviyesine dayandı), sendikal örgütlenme hakkı törpülendi, özelleştirmeler ve sanayisizleştirme politikaları ile yeni bir emek rejimi kurulmaya başlandı.

Ancak hemen ikinci yola sarılmak, hem de bunu henüz iki kutuplu dünya devam ederken yapmak geniş kitlelerin, özellikle örgütlü işçilerin çok güçlü ve kitlesel bir tepkisine neden olabilir, temsili kapitalist demokrasiyi geri dönülmez bir çıkmaza sokabilirdi. Bu yüzden öncelikle kısmî ama başarısız olmaya mahkûm bir ara model denendi: enflasyon arttırıldı. Yani mücadelenin iki tarafını, hem çalışan kesimleri hem de kapital sahiplerini aynı anda memnun etmek için piyasaya para sürüldü, böylece enflasyon üç yıl gibi kısa bir sürede, mesela 1976’da Almanya’da yüzde 26 seviyesine çıktı. Basılarak piyasaya sürülen para bir süre sonra malların fiyatlarını nispî şekilde arttırmaya başladı. Sonunda durum kontrolden çıkınca, ilk itiraz terazinin sağ kesimindeki en büyük aktörlerden gelmeye başladı. Finans sermayesinin, yani krediler, menkul kıymetler yoluyla, üretim yapmadan para kazanan kaymak tabakanın kârları düşmeye başladı. Böylece kredi ağları zayıfladıkça ekonomi tekrar durgunluk tehlikesiyle yüzleşti. Dolayısıyla daha önce imtina edilen ilk yol devreye girdi. Hükümetler herkesin iş sahibi olduğu “tam istihdam politikasından” vazgeçerken (Batı Avrupa’da işsizlik 10 senede yüzde 10-12 seviyesine dayandı), sendikal örgütlenme hakkı törpülendi, özelleştirmeler ve sanayisizleştirme politikaları ile yeni bir emek rejimi kurulmaya başlandı.

Ancak temsilî-kapitalist demokrasi içinde, esnek ve kırılgan bir emek piyasasının, orta sınıflar nezdinde tüketime dayalı bir rıza kültürünün henüz tesis edilmediği bir dönemde sermaye birikimi adına yapılan bu hamlenin bir şekilde dengelenmesi, oylara doğrudan yansımasının engellenmesi gerekiyordu. Bu yüzden özellikle işsizliğin arttığı 80’lerde sosyal dengeleri bir nebze gözetmek (işsiz ücretleri, sosyal hizmetler, vs.) ve sürdürmek için ülkeler bütçe açığına yöneldiler. Devlet tahvilleri satıldı, böylece borçlanılan paralar bir süre için finansal yatırımcılardan hükümet bütçelerine, oradan da sosyal harcamalara aktarıldı. Ancak bir süre sonra bütçe açıkları, devlet tahvillerinin geri ödenebilirliğine gölge düşürdü. Kamu borçlanması finansal yatırımcıların gözünde tehlikeli bir hâl aldı. Böylece demokratik-kapitalizmin içsel çelişkisini çözmek için atılan üçüncü adım da sonuçsuz kaldı. Akabinde gelen orta vadeli çözüm, piyasalar lehine atılan radikal adımlardı. Devlet, vatandaşları ve piyasa aktörleri arasında tutmaya çalıştığı dengeyi hızla piyasa lehine bozdu. ABD’de 1992 yılında başa gelen Clinton hükümeti 1930’lu yıllardan beri bankaların verebileceği kredi miktarını, yapacakları spekülasyonu kısıtlayan kuralları ortadan kaldırdı. Aynısı çeşitli oranlarda Avrupa’nın büyük ülkelerinde de uygulandı. Böylece finansal piyasalar hızla büyürken, aradan çekilen devletin kamusal sorumluluklarını bankalar kredi kartları ve tüketici kredileriyle gidermeye başladı.

“TEMBEL YUNANLILAR” DA KİM OLUYOR? 

2009 yılında su yüzüne çıkan, ardı ardına gelen beş gırtlak sıkma paketiyle geri alınmaya çalışılan 500 milyar avronun üzerinde olduğu iddia edilen Yunanistan devlet borcu, meşum TROİKA’nın planlarına göre (Avrupa Merkez Bankası -AVB-, IMF, Avrupa Komisyonu) Yunan halkını köşeye sıkıştıracak şekilde yeniden yapılandırıldı. Maaşlar yüzde 25 azaltıldı, büyük çapta özelleştirmeler için düğmeye basıldı, gelirden bağımsız zorunlu vergiler (mesela KDV) arttırıldı. Böylece, ironik bir şekilde Yunan devletinin borcu millî gelirin yaklaşık yüzde 110’undan 160 seviyesine fırladı. Bu nasıl bir çözümdü?

Krizin nedeni olarak muhafazakâr medya basit bir formül veriyordu. 1- Yunanlılar tembeldi (Oysa Yunanlılar haftada 42 saat ile AB ortalamasından yaklaşık 2 saat daha fazla çalışıyordu). 2- Çok maaş alıyorlardı (Aylık brüt 800 avroluk maaşlar, AB ortalamasının çok altındaydı, mesela İrlanda’dan 500, Hollanda’dan 600 avro daha düşüktü). 3-Devlet boş yere adam çalıştırıyordu (Yüzde 22,3’lük oran AB ortalamasının altında, rakamın yüzde 34’e ulaştığı İsviçre ya da yüzde 30 olduğu Fransa’nın ise çok altındaydı).

Kısaca mesele Yunanistan halkının “kaytarmacılığıyla” değil, Avrupa’nın altın çağından çıkışın finansal piyasaların serbestisinin tesisi, bunun da AB ve onun üye ülkelere empoze ettiği anlaşmalarla garanti altına alınmasıyla ilgiliydi. Öyle ki 1992 yılında Avrupa Birliği’ni resmen kuran Maastricht Anlaşması finansal hareketliliği norm hâline getiren ve “AB’nin tek pazar hâline dönüşmesini” amaçlayan dört ilkeye dayanıyordu. 1- Kamu harcamalarının kısılması. 2- Enflasyonun kontrolü. 3- Emek piyasasının yatırımcılar lehine esnekleştirilmesi. 4- Bankalara para akışının sağlanması, böylece düşük faiz ve bol kredi ile insanların ve kurumların borçlanmasının artırılması.

Kısaca mesele Yunanistan halkının “kaytarmacılığıyla” değil, Avrupa’nın altın çağından çıkışın finansal piyasaların serbestisinin tesisi, bunun da AB ve onun üye ülkelere empoze ettiği anlaşmalarla garanti altına alınmasıyla ilgiliydi. Öyle ki 1992 yılında Avrupa Birliği’ni resmen kuran Maastricht Anlaşması finansal hareketliliği norm hâline getiren ve “AB’nin tek pazar hâline dönüşmesini” amaçlayan dört ilkeye dayanıyordu. 1- Kamu harcamalarının kısılması. 2- Enflasyonun kontrolü. 3- Emek piyasasının yatırımcılar lehine esnekleştirilmesi. 4- Bankalara para akışının sağlanması, böylece düşük faiz ve bol kredi ile insanların ve kurumların borçlanmasının artırılması.

Anlaşıldığı üzere bu uygulamalar Avrupa Ekonomik Topluluğu’nun başta tahayyül ettiği üzere herhangi bir üretim ya da sanayi politikası içermiyordu. AB ekonomisini gelişmesi için gayet muğlak “bilgi endüstrisi” gibi yeni alanlar tanımlamak dışında, sadece birkaç para politikası yürürlüğe sokuldu. Bu süreçte özellikle üretimi ilgilendiren kararlar “ulusal hükümetlerin” uhdesinden çıkarak Avrupa Komisyonu’nun yetkisine kaymaya başladı. Ekonomi ülkeler için giderek dış ilişkilerin konusu hâline geldi. Maastricht kuralları önceleri finansal genişlemeyi sağladı. Örneğin İspanya’yı ele alalım. Kuzeyin büyük banklarından gelen düşük faizli krediler sayesinde tüketim arttı, bu da ihracatçı konumunu koruyan Almanya’ya borçlanmayı tetikledi. Esnekleşen emek piyasası Avrupa işçileri arasındaki adaletsizliği arttırırken, İspanya gibi “yarı çeper” ülkelerdeki sanayisizleşmeyi hızlandırdı. (Bu arada “sanayi devi” Almanya da aslında üretimin bir kısmını Doğu Avrupa ülkelerine kaydırarak yeni düzenlemelerden nemalandı.) Kamu harcamalarının kısılmasına emeklilik sisteminin özelleştirilmeye başlaması, yani özel emeklilik fonları eşlik etti. 1990’lı yıllar boyunca daha sonra İrlanda’da krize neden olacak “mortgage kredileri” hızla artmaya, bankaların bu piyasa için ürettiği menkul kıymetler (yani sadece evlerin kendisi değil, bankalarının onların satılabilirliğine dair ürettiği hayalî kâğıtlar, “bonolar”) Avrupa’nın büyük bankaları tarafından satın alınmaya başladı. İspanya’da borçlanma zinciri o kadar ivme kazandı ki, 2011 yılına gelindiğinde özel borçların (insanların, şirketlerin, bankların, vs.) toplamı millî gelirin üç katından fazlaydı. Sanayi ortadan kalkmış, finansallaşma sonucunda kabaran emlak ve mortgage piyasasında 2 milyon ev satılamamış (ama “kâğıtları” yerel ve uluslararası bankların zarar hanesine yazılmış), işsizlik gençler arasında yüzde 50 sınırını aşmıştı. Bu muazzam eşiğin aşılmasında “avro”nun ortak para birimi ilan edilmesinin payı büyüktü.

( devamı sonraki yazıda… )

Reklamlar

Bir Cevap Yazın

Aşağıya bilgilerinizi girin veya oturum açmak için bir simgeye tıklayın:

WordPress.com Logosu

WordPress.com hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Google+ fotoğrafı

Google+ hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Twitter resmi

Twitter hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Facebook fotoğrafı

Facebook hesabınızı kullanarak yorum yapıyorsunuz. Çıkış  Yap /  Değiştir )

Connecting to %s

%d blogcu bunu beğendi: